İşlem başarılı
Yayınlandı 18 Tem 2026

Makam mı, algoritma mı? Ardahan Valisi tartışması sosyal medyanın devleti nasıl yönlendirdiğini gösterdi

21 dk okuma 431
Paylaş:

Bisiklet kıyafetiyle başlayan tartışma Meclis’e taşındı, sosyal medya kampanyasına dönüştü ve kararnameyle sona erdi. Ancak resmî kararda görevden alma gerekçesi açıklanmadı. Geride çok daha büyük bir soru kaldı: Kamu yöneticileri artık vatandaşa mı hizmet ediyor, yoksa algoritmaya mı?

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin görevden alınması, Türkiye’de kamu yönetimi ile sosyal medya arasındaki ilişkinin ulaştığı tehlikeli noktayı bir kez daha ortaya çıkardı.

Çiçekli, doğa sporları kapsamında düzenlenen etkinliklerde profesyonel bisikletçi kıyafetleriyle pedal çevirdi. Ardahan-Göle arasındaki bir etkinlikte yaklaşık 40 kilometrelik parkura katıldığı görüntüler Ardahan Valiliğinin sosyal medya hesaplarından yayımlandı. Görüntüler başlangıçta ilin doğa turizmini tanıtan bir faaliyet olarak sunuldu.

Fakat birkaç fotoğraf kısa sürede yapılan etkinliğin önüne geçti.

Tartışmanın merkezine Ardahan’ın turizm potansiyeli, valinin halkla teması veya sporun teşvik edilmesi değil; valinin üzerindeki bisiklet kıyafeti yerleşti. Konu sosyal medyadan Türkiye Büyük Millet Meclisine taşındı. CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, valinin kıyafetini makamın ağırlığıyla bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirdi ve İçişleri Bakanlığına müdahale çağrısı yaptı.

Çiçekli ise eleştirilere klasik bir kurumsal açıklamayla değil, sosyal medya üzerinden oluşan destek kampanyasını paylaşarak karşılık verdi. Kullanıcıların başlattığı “asma yaprağı” temalı paylaşımların vali tarafından yeniden yayımlanması, konuyu bir kamu yönetimi tartışmasından çıkarıp sosyal medya düellosuna çevirdi.

Ardından 17 Temmuz 2026 tarihli 2026/182 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı geldi. Çiçekli görevden alındı, yerine Şehitkamil Kaymakamı Ömer Hilmi Yamlı atandı. Ancak yayımlanan karar görevden almanın gerekçesini belirtmedi. Aynı kararla Göç İdaresi Başkanlığında görev yapan bazı genel müdürler de görevden alındı. Bu nedenle “Vali yalnızca tayt giydiği için görevden alındı” hükmü, resmî olarak doğrulanmış bir sebep değil; olayların zamanlamasına dayanan siyasi ve medyatik bir yorumdur.

Yine de tartışmanın sosyal medya boyutu inkâr edilemez.

Çünkü Çiçekli’nin kaderini belirleyen süreçte kıyafetinden çok, görüntünün nasıl çoğaltıldığı, hangi ifadelerle çerçevelendiği, Meclis kürsüsüne nasıl taşındığı ve yöneticinin buna sosyal medya diliyle nasıl karşılık verdiği etkili oldu.

Vali sosyal medya kurbanı mıydı?

Bu soruya kesin bir “evet” vermek mümkün değil. Görevden alma kararının gerekçesi kamuoyuna açıklanmadı.

Ancak Çiçekli, sosyal medyanın bir kamu görevlisi üzerinde kurabileceği baskının çarpıcı örneklerinden biri oldu. Birkaç saniyelik görüntü, valinin bütün çalışma döneminin önüne geçti. Ardahan’ın yatırımları, güvenliği, kamu hizmetleri veya ekonomik göstergeleri değil, profesyonel bisiklet sürerken giydiği kıyafet konuşuldu.

Buradaki temel sorun bisiklete binmek ya da spor kıyafeti giymek değil.

Sorun, kamu yöneticilerinin yaptıkları her işi sosyal medya içeriğine dönüştürme zorunluluğu hissetmesi ve zamanla yönetim reflekslerini platformların beklentilerine göre şekillendirmeye başlamasıdır.

Sosyal medya sürekli yeni görüntü, yeni hareket, yeni tartışma ve yeni kahraman ister. Dün vatandaşla çay içen yönetici ilgi görüyorsa bugün bisiklete binmesi, yarın da daha sıra dışı bir etkinlik yapması beklenir. Böylece kamu hizmeti, farkında olunmadan bir tür kesintisiz gösteriye dönüşebilir.

Bir makamın başarısı yapılan işlerle değil, görüntülenme ve beğeni sayısıyla ölçülmeye başlanır.

Yönetici de bir süre sonra şu iki kavramı birbirine karıştırabilir:

Görünür olmak ve başarılı olmak.

Oysa bunlar aynı şey değildir.

“Efendim çok ses getirdi” düzeni

Kamu yöneticilerinin çevresinde sosyal medya ekipleri, danışmanlar ve iletişim sorumluları bulunması olağandır. Sorun, bu ekiplerin iletişimi kamu yararı için değil, yalnızca etkileşim artırmak amacıyla yönetmeye başlamasıdır.

“Sayın başkanım paylaşım çok tuttu.”

“Sayın valim milyon izlendi.”

“Efendim gündeme oturduk.”

Bu cümleler kısa vadede bir yöneticiyi memnun edebilir. Fakat çok izlenen her içerik olumlu değildir. Alay edilmek, eleştirilmek veya öfke uyandırmak da yüksek etkileşim üretir.

Platformların algoritmaları doğruyu, hakkaniyeti veya kamu yararını ölçmez. Genellikle insanların ne kadar uzun süre ekranda kaldığını, neye tepki verdiğini ve hangi içeriği başkasına gönderdiğini ölçer.

Bu nedenle öfke, çatışma, aşağılama ve skandal; sakin, açıklayıcı ve dengeli kamu iletişiminden daha hızlı yayılabilir.

Sonuçta devletin iletişim dili de algoritmanın diline yaklaşır:

Daha kısa açıklama, daha sert ifade, daha çarpıcı görüntü, daha güçlü karşılık ve daha fazla kutuplaşma.

Kamu görevlisinin kişisel hesabı gerçekten kişisel mi?

Sıradan bir vatandaş ile vali, hâkim, savcı, polis müdürü, belediye başkanı veya bakanın sosyal medya kullanımı aynı sonuçları doğurmaz.

Yüksek makam sahibi bir kişinin yaptığı paylaşım, takipçi sayısı az olsa bile temsil ettiği kurumla ilişkilendirilir. Kamu görevlisi hesabına “kişisel görüşlerimdir” yazsa dahi kamuoyu çoğu zaman kişiyi makamından ayrı değerlendirmez.

Türkiye Kamu Görevlileri Etik Kurulu, kamu görevlilerinin sosyal medya kullanımına ilişkin özel etik ilkeler yayımladı. Bu durum, dijital davranışların artık özel hayat ile kurumsal sorumluluk arasındaki sınırda görüldüğünü gösteriyor.

Ancak makamın ağırlığını korumak, kamu görevlisinin bütün özel hayatının ortadan kaldırılması anlamına gelmez.

Bir vali spor yapabilir, bisiklete binebilir ve bunu toplumla paylaşabilir. Tartışılması gereken; kıyafetin insanların kişisel zevklerine uygun olup olmadığı değil, paylaşımın kamu yararı, kurumsal ölçülülük ve temsil sorumluluğu bakımından nasıl yönetildiğidir.

Aksi hâlde devlet ciddiyeti adı altında yaşam biçimi denetimi başlar. Kamu görevlilerinin yalnızca hukuka ve meslek etiğine değil, sosyal medyada en yüksek sesle konuşan grubun kültürel beklentilerine de uyması beklenir.

Bu da kamu düzenini korumaz; tersine dijital mahalle baskısını kurumsallaştırır.

Türkiye’de bir “beğeni” iş kaybettirdi

Türkiye’de sosyal medya nedeniyle işini kaybeden kamu çalışanlarının en dikkat çekici örneklerinden biri Melike/Türkiye davasıdır.

Adana Millî Eğitim Müdürlüğünde sözleşmeli temizlik görevlisi olarak çalışan Melike isimli personel, üçüncü kişilerin Facebook paylaşımlarına “beğeni” bıraktığı gerekçesiyle 2016’da işten çıkarıldı. Paylaşımlar siyasi eleştiriler, gösteri çağrıları ve kamuoyunu ilgilendiren tartışmalar içeriyordu.

Dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındı. AİHM, yalnızca “beğeni” vermenin içeriği üretmek veya aktif biçimde yaymakla aynı ağırlıkta olmadığını belirtti. Paylaşımların erişimi, çalışanın statüsü, içeriğin bağlamı ve işyerine somut etkisi yeterince değerlendirilmeden uygulanan işten çıkarma yaptırımını orantısız buldu. Mahkeme ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.

Bu karar dijital çağ için son derece önemli bir ölçü ortaya koydu:

Her paylaşım aynı değildir. Beğenmek, yeniden paylaşmak, üretmek, hakaret etmek ve şiddete çağırmak birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Ayrıca yaptırım belirlenirken paylaşımın kaç kişiye ulaştığı, görevle bağlantısı, kurum üzerinde somut bir zarar oluşturup oluşturmadığı ve çalışanın temsil gücü incelenmelidir.

Anayasa Mahkemesi: Devlet yalnızca “paylaştı” diyemez

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi de kamu görevlilerinin sosyal medya paylaşımları nedeniyle cezalandırıldığı birçok dosyada ifade özgürlüğü ile kamu hizmetinin gerekleri arasında denge kurulmasını istedi.

Mahkemenin yaklaşımına göre idare, yalnızca paylaşımın yapıldığını tespit etmekle yetinemez. Paylaşımın içeriğini, bağlamını, hangi görevle ilişkili olduğunu, kamu hizmetine etkisini ve uygulanan cezanın neden gerekli olduğunu açıklamak zorundadır. Bazı başvurularda bu değerlendirme yapılmadığı için ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verildi.

Bu ölçüt, Ardahan tartışmasına da ışık tutuyor.

Bir kamu yöneticisinin sosyal medyadaki davranışı eleştirilebilir. Fakat atama veya görevden alma işleminin kamuoyunda tek bir fotoğrafa bağlanması, devlet kararlarının objektif performans ölçüleri yerine dijital öfkeye göre alındığı algısını doğurursa kurumsal güven zarar görür.

Devlet, sosyal medyanın taleplerini dinleyebilir; fakat kararlarını sosyal medya mahkemelerinin kararlarına teslim etmemelidir.

Avrupa’da özel hesaplar da kariyer bitirebiliyor

Avrupa’da da kamu çalışanlarının özel hesaplarında paylaştıkları içerikler işten çıkarma ve disiplin davalarına konu oluyor.

AİHM’in A.K./Rusya kararında bir öğretmen, özel sosyal medya profilindeki fotoğrafları nedeniyle işten çıkarıldı. Mahkeme, kişinin özel hayatı ile mesleki görevi arasındaki bağın ve uygulanan en ağır yaptırımın gerekliliğinin yeterince değerlendirilmediğini belirterek işten çıkarmayı orantısız buldu.

Bu tür kararlar, Avrupa hukukunda kamu çalışanlarının sınırsız bir sosyal medya özgürlüğüne sahip olduğu anlamına gelmiyor. Nefret söylemi, şiddete teşvik, görev sırrının açıklanması, tarafsızlığın açıkça ihlali veya kurumun işleyişine doğrudan zarar verilmesi hâlinde yaptırım uygulanabiliyor.

Fakat “birileri rahatsız oldu” gerekçesi tek başına yeterli kabul edilmiyor.

Kurumun gerçek zarar gördüğünün, görevle paylaşım arasında bağ bulunduğunun ve daha hafif bir yaptırımın neden yeterli olmayacağının gösterilmesi gerekiyor.

Fransa’da siyasetçi, takipçilerinin yorumlarından sorumlu tutuldu

Sosyal medya sorumluluğu yalnızca kişinin yazdığı mesajlarla sınırlı değil.

AİHM’in Sanchez/Fransa davasında bir siyasetçi, Facebook hesabında üçüncü kişilerin yayımladığı nefret içerikli yorumları zamanında kaldırmadığı için cezalandırıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kamuya açık ve seçim amacıyla kullanılan bir hesabın sahibinin, özellikle yoğun trafik alan siyasi içeriklerde belirli bir gözetim sorumluluğu bulunduğunu kabul etti.

Bu karar belediye başkanları, milletvekilleri ve kamu yöneticileri açısından önemli bir uyarı niteliğinde:

Bir yönetici yalnızca kendi gönderisinden değil, yönettiği dijital alanın nasıl bir nefret, tehdit veya hedef gösterme merkezine dönüştüğünden de sorumlu olabilir.

Destekçilerin saldırgan yorumlarını siyasi avantaj sağladığı için görmezden gelmek, ifade özgürlüğü değil, kamu düzenini riske atan dijital ihmal olarak değerlendirilebilir.

Amerika’da saatler içinde işten çıkarmalar

ABD’de tartışmalı siyasi olayların ardından yazılan sosyal medya mesajları, çalışanların birkaç saat içinde hedef gösterilmesine ve işlerinden olmasına yol açabiliyor.

2025’te siyasi yorumcu Charlie Kirk’ün öldürülmesinin ardından olayla ilgili alaycı veya destekleyici mesajlar yayımlayan çok sayıda çalışan sosyal medya kullanıcıları tarafından tespit edildi. İşverenleri etiketleyen kampanyalar düzenlendi ve bazı çalışanlar kısa sürede işten çıkarıldı. Associated Press, bu sürecin çalışanların ifade özgürlüğü ile işverenlerin itibar ve çalışma düzenini koruma yetkisi arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açtığını bildirdi.

Bu yöntem yeni bir dijital cezalandırma modelini ortaya çıkardı:

Önce paylaşım bulunuyor.

Ardından ekran görüntüsü alınıyor.

Kişinin çalıştığı kurum tespit ediliyor.

İşveren etiketleniyor.

Toplu şikâyet başlatılıyor.

Kurumdan saatler içinde karar vermesi isteniyor.

Böylece mahkeme, savunma, soruşturma ve ölçülülük ilkesi devre dışı bırakılarak kişinin ekonomik yaşamı dijital kalabalığın baskısına bırakılabiliyor.

Sosyal medya adaleti hızlandırıyor mu, yoksa bozuyor mu?

Sosyal medyanın adalet üzerindeki etkisi yalnızca olumsuz değil.

Daha önce duyulmayan mağdurlar seslerini duyurabiliyor. Şiddet görüntüleri, kötü muamele iddiaları, yolsuzluk belgeleri ve kamu kurumlarındaki ihmaller geniş kitlelere ulaşabiliyor. Geleneksel medyanın görmediği veya görmek istemediği olaylar kamuoyunun gündemine girebiliyor.

Toplumsal baskı bazı soruşturmaların hızlanmasını, kayıp kişilerin bulunmasını veya ihmallerin ortaya çıkarılmasını sağlayabiliyor.

Fakat aynı güç, kontrol edilmediğinde “dijital linç” mekanizmasına dönüşüyor.

Sosyal medya kullanıcısı aynı anda ihbarcı, savcı, hâkim ve infaz memuru rolünü üstleniyor. Birkaç saniyelik video, öncesi ve sonrası bilinmeden hükme bağlanıyor. İddia, kanıtmış gibi dolaşıma giriyor. Kişinin cevabı ilk paylaşım kadar yayılmıyor.

Adli süreç sonunda kişi suçsuz bulunsa bile arama motorlarında ve sosyal medya arşivlerinde ömür boyu “şüpheli” olarak kalabiliyor.

AİHM’in dijital ifade davalarında erişim büyüklüğünü, paylaşım türünü ve somut etkiyi özellikle incelemesinin nedeni de budur. İnternette birkaç kişinin gördüğü bir beğeniyle milyonlara ulaşan örgütlü hedef gösterme aynı hukuki ağırlıkta değerlendirilemez.

Masumiyet karinesinin rakibi: Viral suçluluk

Geleneksel hukukta bir kişi, suçu kesinleşinceye kadar masumdur.

Sosyal medya düzeninde ise çoğu zaman ilk görüntü yayımlandığı anda suçlu ilan edilir. Daha sert suçlama daha çok paylaşılır, daha ihtiyatlı açıklama ise geri planda kalır.

“İddia edildi”, “soruşturma sürüyor” veya “görüntünün tamamı inceleniyor” gibi ifadeler sosyal medyanın hızına uygun değildir. Platform, belirsizlikten çok kesinlik ister.

Bu yüzden dijital ortamda şu dönüşüm yaşanır:

Şüphe, kanaate;

kanaat, hükme;

hüküm ise cezalandırma talebine dönüşür.

İşverenler ve kamu kurumları da itibar krizini sona erdirmek için soruşturmanın sonucunu beklemek yerine hızlı karar verme baskısıyla karşılaşır.

Bu durum kamu düzeni bakımından tehlikelidir. Çünkü insanlar hukuka değil, çevrim içi kalabalığın gücüne güvenmeye başlar. Yeterince etiketleme yapanın sonuç alacağına inanılırsa kurumsal başvuru yolları anlamsızlaşır.

Sosyal medya siyaseti değiştirdi: Program değil performans

Sosyal medya siyasetçilere seçmenle doğrudan iletişim kurma imkânı verdi. Liderler artık açıklamalarını gazeteciler veya kurumlar aracılığıyla değil, doğrudan milyonlarca kişiye ulaştırabiliyor.

Bu durum demokratik katılımı artırabilir. Ancak siyaseti kısa videolara, sloganlara ve kişisel çatışmalara da indirgeyebilir.

Bir belediye başkanının altyapı çalışması aylar sürer ve görüntüsü heyecan verici değildir. Fakat bir vatandaşa sokakta verdiği sert cevap birkaç dakika içinde milyonlarca kez izlenebilir.

Sonuçta siyasetçi zor ve uzun vadeli işlerden çok, görünür ve hızlı sonuç veren faaliyetlere yönelebilir.

Kamu bütçesinin öncelikleri bile farkında olunmadan “paylaşılabilirlik” ölçüsüne göre şekillenebilir:

Arıtma tesisi yerine festival,

altyapı yerine ışıklı meydan,

kurumsal reform yerine viral ziyaret,

uzun rapor yerine 30 saniyelik video.

Böylece sosyal medya yalnızca yapılan işin tanıtıldığı yer olmaktan çıkar; hangi işin yapılacağına karar veren görünmez aktöre dönüşür.

Dünya genelinde güven zaten kırılgan

OECD’nin 30 ülkeden yaklaşık 60 bin kişiyle yürüttüğü araştırmaya göre ulusal hükümetine yüksek veya orta-yüksek düzeyde güvenenlerin ortalaması yüzde 39’da kaldı. Katılımcıların yüzde 44’ü ise ulusal hükümete düşük düzeyde güvendiğini veya hiç güvenmediğini söyledi.

Mahkemelere ve adalet sistemine güven yüzde 54, kamu hizmetlerine ve yerel yönetimlere güven yüzde 45, parlamentolara güven ise yalnızca yüzde 37 düzeyindeydi.

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri, vatandaşın sesinin duyulduğu hissiyle devlet güveni arasındaki bağ oldu. Yönetim kararlarında söz sahibi olduğunu düşünenlerin yüzde 69’u hükümete güvenirken, söz hakkı olmadığını hissedenlerde bu oran yüzde 22’ye düştü.

Bu bulgu sosyal medyanın ikili etkisini gösteriyor.

Platformlar vatandaşa sesini duyurma imkânı sağlayarak güveni artırabilir. Fakat devlet kararlarının en gürültülü çevrim içi gruplara göre alındığı izlenimi oluşursa sessiz çoğunluk kendisini daha da etkisiz hisseder.

Çünkü sosyal medya kamuoyu ile toplum aynı şey değildir.

Sosyal medyada en görünür olanlar her zaman çoğunluk değildir. Organize hesaplar, bot ağları, siyasi taraftar grupları ve yüksek takipçili kişiler küçük bir görüşü çok büyük gösterebilir.

Türkiye dijital siyasi operasyonlara yabancı değil

Akademik araştırmalar, Türkiye bağlantılı organize sosyal medya ağlarının siyasi gündemleri desteklemek ve eleştirilere karşı koordineli hareket etmek amacıyla kullanıldığını ortaya koydu.

Twitter’ın 2020’de kaldırdığı ve AK Parti bağlantılı olduğunu belirttiği hesapları inceleyen bir çalışma, bazı ağların kapatılmaya karşı dayanıklı biçimde yeniden yapılanabildiğini; hesapların açık ve örtülü koordinasyon işaretleri taşıdığını tespit etti.

Bu tür operasyonların yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığı biliniyor. Rusya bağlantılı hesaplar üzerinde yapılan araştırmalarda, siyasi görsellerin ve memlerin gerçek dünyadaki olaylarla eş zamanlı olarak sistemli biçimde yayıldığı ve siyasi içeriklerin diğer içeriklerden daha etkili şekilde dolaşıma sokulduğu belirlendi.

Dolayısıyla bir kamu yöneticisi hakkında oluşan çevrim içi tepkinin ne kadarının kendiliğinden, ne kadarının siyasi rekabetten, ne kadarının organize hesaplardan kaynaklandığını anlamak her zaman kolay değil.

Buna rağmen kamu kurumları birkaç saatlik sosyal medya dalgasını gerçek ve kalıcı kamuoyu olarak kabul ederse manipülasyona açık hâle gelir.

Sosyal medya kamu düzenini nasıl etkiliyor?

Sosyal medya kriz anlarında çok önemli bir haberleşme aracı olabilir. Deprem, sel, yangın ve güvenlik olaylarında yardım çağrıları hızla yayılabilir.

Ancak doğrulanmamış bilgi de aynı hızla dolaşır.

Yanlış fail isimleri paylaşılabilir, masum kişiler hedef gösterilebilir, eski görüntüler yeni olaylara aitmiş gibi sunulabilir. Polis hareketleri veya güvenlik noktaları gerçek zamanlı yayımlanarak operasyonlar tehlikeye atılabilir. Topluluklar arasında düşmanlığı artıran söylentiler, kolluk kuvvetleri doğrulama yapamadan binlerce kişiye ulaşabilir.

OECD, değişen medya ekosistemi ve dezenformasyonun demokratik yönetişim ile kamu kurumlarına güven açısından bütüncül politikalar gerektirdiğini vurguluyor. Yalnızca içerik silmeye dayanan önlemlerin yeterli olmadığı; şeffaf iletişim, medya okuryazarlığı, açık devlet ve doğru bilgiye hızlı erişim kanallarının birlikte geliştirilmesi gerektiği belirtiliyor.

Devlet bilgi vermekte geciktiğinde boşluğu söylenti doldurur.

Kurumların güvenilirliği zayıfsa insanlar resmî açıklamadan çok takip ettikleri anonim hesaba inanır.

Bu yüzden kamu düzenini korumanın yolu yalnızca sosyal medyayı sınırlamak değil, kamuoyuna hızlı, doğrulanabilir ve güvenilir bilgi sunmaktır.

Kamu yöneticisinin en büyük riski: Makamla fenomenliği karıştırmak

Bir kamu yöneticisi sosyal medyada görünür olabilir. Vatandaşın sorularını yanıtlayabilir, çalışmalarını anlatabilir, şehrini tanıtabilir.

Fakat kamu görevlisi fenomen değildir.

Fenomenin başarısı takipçi, izlenme ve etkileşimle ölçülür. Kamu görevlisinin başarısı ise hukuka uygunluk, hizmet kalitesi, adalet, güvenlik, verimlilik ve vatandaş memnuniyetiyle ölçülmelidir.

Fenomen, gündemde kalmak zorundadır.

Kamu yöneticisi ise gerektiğinde gündemden uzak durup işini yapmak zorundadır.

Fenomen kitlesini memnun etmek ister.

Kamu yöneticisi kendisini desteklemeyen vatandaşlara da eşit hizmet vermek zorundadır.

Fenomen eleştiriye sert cevap vererek takipçilerini hareketlendirebilir.

Kamu yöneticisi eleştirinin haksız olduğunu düşünse bile makamın diliyle ve ölçülü biçimde cevap vermelidir.

Ardahan örneğinde en fazla tartışılması gereken konu spor kıyafeti değil, kamu yöneticisinin siyasi eleştiriye sosyal medya akımı üzerinden cevap verme biçimidir.

Çünkü bir vali polemiğin tarafı değil, devletin bütün vatandaşlara eşit mesafede duran temsilcisidir.

Çözüm yasaklamak değil, sınırları belirlemek

Kamu görevlilerinin sosyal medyadan tamamen çekilmesi gerçekçi değildir. OECD de sosyal medyanın kamu kurumları açısından artık isteğe bağlı bir alan olmaktan çıktığını; vatandaşların siyasi gündemi ve kamu politikalarını bu platformlar üzerinden etkilediğini belirtiyor.

Çözüm, yöneticilerin görünmez olması değil; hesap verebilir ve kurallı biçimde görünür olmasıdır.

Kamu kurumlarında şu ayrımlar açıkça yapılmalıdır:

Kurumsal hesap ile kişisel hesap birbirinden ayrılmalı.

Kamu kaynaklarıyla üretilen içerik kişisel popülerlik amacıyla kullanılmamalı.

Başarı, etkileşim sayısıyla değil ölçülebilir hizmet göstergeleriyle değerlendirilmelidir.

Eleştirilere taraftar kampanyalarıyla değil, bilgi ve belgeyle cevap verilmelidir.

Kamu görevlisine yaptırım uygulanacaksa paylaşımın içeriği, erişimi, görevle bağlantısı ve kuruma verdiği somut zarar açıklanmalıdır.

Sosyal medya baskısı tek başına görevden alma veya disiplin gerekçesi hâline getirilmemelidir.

Nefret söylemi, tehdit, şiddet çağrısı ve kişisel veri ihlalleriyle ifade özgürlüğü birbirine karıştırılmamalıdır.

Bugün bir vali, yarın bir hâkim, öğretmen veya doktor

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin neden görevden alındığı resmî kararda açıklanmadı. Bu nedenle onu kesin biçimde “tayt giydiği için görevden alınan vali” olarak tanımlamak doğru olmaz.

Fakat olay, Türkiye’nin sosyal medya çağındaki yönetim krizini bütün açıklığıyla ortaya koydu.

Bir görüntü yayımlandı.

Görüntü bağlamından koparıldı.

Sosyal medya kamplara ayrıldı.

Mesele Meclis’e taşındı.

Yönetici sosyal medya akımıyla cevap verdi.

Kısa süre sonra görevden alma kararı geldi.

Bu zincirin her halkasında sosyal medya vardı.

Asıl tehlike, kamu görevlilerinin sosyal medya kullanması değil; devletin, siyasetin ve adaletin sosyal medya refleksiyle hareket etmeye başlamasıdır.

Bugün tartışmanın merkezinde bisiklete binen bir vali bulunuyor. Yarın bir öğretmenin beğenisi, bir doktorun eski paylaşımı, bir hâkimin takip ettiği hesap veya bir polisin yıllar önce yazdığı cümle aynı mekanizmanın hedefi olabilir.

Toplumun eleştirme hakkı vardır. Kamu görevlilerinin de makamlarına uygun davranma sorumluluğu bulunmaktadır.

Ancak demokratik hukuk devletinde kararları belirlemesi gereken şey paylaşım sayısı, öfke emojisi veya trend listesi değildir.

Kanıt, bağlam, liyakat, ölçülülük ve hukuk olmalıdır.

Aksi hâlde devlet sosyal medyayı yönetmez.

Sosyal medya devleti yönetmeye başlar.

Tartışmaya Katıl (0)

Tartışmaya katılmak için giriş yapmanız gerekiyor.

Giriş Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!