Son yıllarda nereye baksak aynı sihirli kelimeyle karşılaşıyoruz: Farkındalık. Kitapçılarda rafları süsleyen kişisel gelişim sloganlarından sosyal medya akışlarına kadar herkes bir uyanıştan, zihinsel bir aydınlanmadan bahsediyor. İnsanın kendi potansiyelini keşfetmesi, sınırlarını fark etmesi hem bireysel hem de toplumsal anlamda elbette daha iyi yaşamın ve toplumsal ilerlemenin koşullarındandır. Ancak madalyonun görünmeyen, daha doğrusu pek de görülmek istenmeyen karanlık bir yüzü var. İnançtan, ahlaktan ve köklü insani değerlerden kopuk bir farkındalık, insanı iyileştiren bir şifa değil; hem kendisini hem de toplumu zehirleyen ölümcül bir silaha dönüşebilir. İnsanları bencilliğe ya da kibre sürükleyerek yalnızlığa sürükleyebilir.
Çünkü farkındalık, tek başına iyi yaşamın pusulasını içeremez. O sadece bir araçtır. Eğer bir insanın içinde merhamet, adalet, edep ve haddini bilme gibi temel insani değerler yükselmemişse; cehalet giderilmeden ona yüksek bir zihinsel farkındalık yüklemek, ehliyetsiz birinin eline son model bir yarış arabası vermekten farksızdır. Temel olmadan çıkılan her bina çökmeye mahkumdur; ahlaki bir zemin olmadan ulaşılan her farkındalık da kibrin ve narsisizmin doruklarında son bulur.
Bugün inançtan ve İslam’ın ruhu temizleyen disiplininden uzak kitlelerin elinde "farkındalık", adeta egoyu “ben”i ilahlaştırma ayinine dönüştü. Yaratıcıya kul olma bilincini yitiren modern insan, evrenin merkezine kendi bencil ve dünyevi arzularını koydu. "Ben her şeyin farkındayım, o halde her şeye hakkım var" cahil cesaretiyle; sınır tanımayan, insanı sanki ruhtan bağımsızmışçasına metalaştıran bir özgürlük anlayışı peydahlandı. Bu durum kişiyi olgunlaştırmak yerine, "Ben uyandım, diğerleri uyuyor" kibriyle dolduruyor. Oysaki farkındalık biraz da hiçbir şeyi tam olarak bilmediğini, gücünün sınırlı olduğunu fark etmektir. İnsan elbette, Allah'ın (c.c.) isim, sıfat ve kudretinin en kapsamlı ve mükemmel tecelligâhı olarak kabul edilir. Ancak bunu bir kibir malzemesi yapmamalı ve acziyetinin de farkında olmalıdır. Bunlar olmadığında; kul hakkı, fedakârlık, diğergamlık ve hesap verme bilinci gibi yüce kavramlar, yerini "önce ben" diyen, hırslı ve doymak bilmeyen bir bireyciliğe bırakıyor.
Oysa bizim dinimiz, farkındalığı çok daha köklü ve dengeli bir kavramla açıklar: Nefs terbiyesi ve marifet. Bizim inancımızda farkındalık; insanın kendi acizliğini bilmesi, Yaratıcısı karşısında haddini fark etmesi demektir. İslam insanı her zaman sırat-ı müstakim üzere, yani dengede olmaya çağırır. Ne dünyadan tamamen kopan bir mistisizm ne de sadece kendi çıkarlarına odaklanan bir dünyevileşme... Gerçek farkındalık, hem dikeyde yaratıcı ile olan bağında hem de yatayda insanlarla ve dünyayla olan ilişkisinde haddini ve yerini bilme dengesidir.
İnançla sulanmayan, ilahi bir teslimiyetle topraklanmayan her farkındalık, sahibini er ya da geç yakacak ölümcül bir ateştir. Çünkü ahlaktan kopuk zekâ zulüm üretir, inançtan kopuk farkındalık ise kibir doğurur. Tüm bunlar ilk bakışta masum görünse de bir toplumun helak olup sonuna neden olabilir.
Bugün modern insanın muhtaç olduğu şey, egosunu büyüten sahte bir uyanış değil; kalbini Yaratıcısıyla ve fıtratıyla yeniden hizalayan samimi bir diriliştir. Unutmayalım ki; neyin farkında olursak olalım, "haddimizin" farkında değilsek, yolun sonu hüsrandır.
Tabii bu durum, "Ben zaten bu kişisel gelişim işlerine baştan beri karşıydım" diyerek kendi yerinde sayışını kutlayanlara bir malzeme vermesin. Zira sırf bir şeyler yanlış yapılıyor diye kendini geliştirmekten köşe bucak kaçıp cehaletiyle gurur duymak da en az o sahte uyanışlar kadar ölümcül bir gaflettir. Ne körü körüne bir aydınlanma çılgınlığı, ne de "ben böyle iyiyim" tembelliği... Bize gereken sadece biraz akıl, biraz denge ve çokça kendini bilme…
Tartışmaya Katıl (1)
Tartışmaya katılmak için giriş yapmanız gerekiyor.
Giriş YapHer kelimesiyle katıldığım bir yazı olmuş.