Geçtiğimiz günlerde Antalya Kaş’taki bir markette kaydedilen bir video, sosyal medyanın ve toplumsal vicdanın orta yerine bomba gibi düştü. Alışveriş yapan tesettürlü iki genç kadına, arkalarından yaklaşan yaşlı bir adamın kurduğu cümleler aslında tanıdıktı ama yine de utanç vericiydi: "Giyinmişsiniz böyle simsiyah, terlemiyor musunuz? Denize de böyle giriyorsunuz o zaman. Bu ne biçim kıyafet? Hangi tarikat?"
Bu sözler; merakın, samimi bir insanın soruları değildi. Bu sözler; kendinde başkasının bedenine, inancına ve yaşam tarzına müdahale etme hakkı gören o kronik kibirlenmenin dışavurumuydu.
Bu videoyu izlerken, yıllar önce tam da bu mevsimlerde kendi yaşadığım, zihnime adeta kazınan o sarsıcı anı yeniden canlandı içimde.
Hayatımda kalbi bir karar verip yeni kapandığım dönemlerdi. Ruhumu ve bedenimi kendi seçtiğim bir örtünün huzuruna emanet etmiş, nefes almak için bir sahil kasabasının yolunu tutmuştum. İnsan, attığı yeni ve cesur adımlarda bir parça sakinlik, en azından kendi halinde bırakılmayı arıyor. Fakat o küçük sahil kasabasında karşılaştığım manzara, toplumsal ikiyüzlülüğe dair unutamayacağım bir ders oldu bana. Orada, normalde yarı açık yarı kapalı diyebileceğimiz, memleketlerinde muhafazakâr kalıpların içinde yaşayan ama sahil sınırlarına girince biraz daha esneyen tanıdığım bir aile vardı. Canımı yakan, onların kendi hayatlarındaki o esneklik değildi elbette. Çünkü gerçek anlamda bu beni ilgilendiren bir konu değildi ve bu konuda onlara tek bir kelime etme hadsizliğinde bulunmadım. Canımı yakan; nerede, nasıl durduğunu kendisi bile tam olarak tanımlayamamış bu insanların, örtüsüne henüz yeni alışmaya çalışan bana dönüp fütursuzca akıl vermeye kalkmasıydı.
İmalı bakışları falan geçtik, doğrudan karşıma geçip o üstenci, o yaralayıcı cümleleri kurdular: "Bununla nasıl yüzüyorsun? Yerine göre giyinmek gerekir. Denize geldiysen böyle giyineceksin, oradayken öyle giyineceksin... Bu kıyafetle yüzülür mü? Çuval gibi…"
Kaş’taki o adamın tahammülsüz sesiyle, yıllar önce sahil kasabasında bana nizam vermeye çalışan o insanların sesi aynı karanlık kuyudan besleniyordu: Kendinde, başkasının varoluşunu tartma ve ona mekânsal sınırlar çizme haddini görmek ne büyük bir hadsizlik…
Biz kıyafetin boyunu, inancın samimiyetini ya da özgürlüğün sınırlarını hep yanlış yerlerde arıyoruz. Gelin, bu sığ ve dayatmacı tartışmanın sınırlarından biraz dışarı çıkalım ve yönümüzü Doğu Asya’ya, Çin’in Qingdao sahillerine çevirelim. Hayır, hayır “ne alakası var?” demeyin çünkü çok alakası olduğunu şimdi anlayacaksınız.
Çin sahillerine gittiğinizde, Kaş’taki o adamın da, bana "yerine göre giyin" diyen o insanların da ezberini tamamen bozacak bir manzarayla karşılaşırsınız. Orada yüzlerce insan, denize girerken sadece vücutlarını değil, kafalarına geçirdikleri "Facekini" (Yüz kinisi) adlı maskelerle yüzlerini, göz ve ağız delikleri hariç her yerlerini tamamen kapatırlar.
Peki, Çin’deki bu insanların derdi nedir? Dini bir baskı mı, bir tarikat kuralı mı?
Hayır. Sebep tamamen kültürel, estetik ve konfor odaklı. Doğu Asya’da yüzyıllardır "beyaz ten" asilliğin ve zenginliğin sembolüdür; esmerlik ise tarlada çalışan işçi sınıfıyla özdeşleştirilir. Kadınlar güneşten korunmak, ciltlerinin yaşlanmasını önlemek ve denizanalarından kaçınmak için baştan aşağı kapanırlar. Ve en önemlisi; kimse sahilde bu insanlara bakıp "Denize böyle mi girilir, yerine göre giyinin!" diye hesap sormaz. Çünkü orada bu, bireysel bir tercihtir ve mekânın ruhu, insanın özgürlüğünü bağlamaz.
İşte trajedi tam bu noktada başlıyor.
Dünyanın bir ucunda insanlar tamamen kendi estetik algıları ve cilt sağlıkları için baştan aşağı kapanıp denize girebiliyor, kimse de onların mantığını veya modernliğini sorgulamıyor. Dünyanın diğer ucunda, bizim ülkemizde ise bir kadın inancı gereği kapanmayı seçtiğinde; nerede ne giyeceği, plajda ne yapacağı ya da o sahil kasabasına yakışıp yakışmadığı bir başkasının dert edindiği, haddini aşarak racon kestiği bir kamusal alan tartışmasına dönüyor.
Daha da acısı, kendi kimliğini çevresindeki coğrafyaya göre eğip bükenler, ilk fırsatta kendi yarattıkları o eğreti yerellik kurallarıyla bir başkasını ezmeye, ona nizam vermeye kalkıyor.
Oysa özgürlük, sadece birilerinin çizdiği "mekânın kurallarına” uyma zorunluluğu değildir. Özgürlük, bir kadının Çin sahilinde güneşten kaçmak için yüzüne maske takma hakkı ne kadar tartışılmazsa; Antalya sahilinde inancı gereği haşemasıyla denize girme, sokakta dilediği gibi yürüme ve nerede olursa olsun, coğrafyadan bağımsız olarak sadece kendisi olma hakkıdır.
İnsanların ne giydiğine, kalbinde ne taşıdığına ve denize nasıl girdiğine kafayı takmayı bıraktığımız; tabelalara veya şehirlere göre kimlik değiştirip başkasının örtüsüne dil uzatmadığımız gün iyileşeceğiz. Kumaşların metrajını değil, zihinlerin genişliğini konuşmaya başladığımız o gün, bu topraklara asıl medeniyet gelecek.
Tartışmaya Katıl (1)
Tartışmaya katılmak için giriş yapmanız gerekiyor.
Giriş YapGerçekten süper bi yazı olmuş